HİCRET, ON MUHARREM VE KARDEŞLİK
Tevhit mücadelesinde ısrar edip, göç ederek, Medine’ye yerleşen ashap, Muhacir (Hicret edenler) adını alıyorlardı. Onları bağırlarına basan Medine’li Müslümanlar da Ensar (yardımcılar) ünvanına kavuşuyorlardı.
İki unvan da önemliydi…
Çünkü! Bir dava vardı ortada…
Bu davanın başarıya ulaşması gerekiyordu…
O dava tevhit idi…
O dava İslam davası idi…
Bu davanın sonuç alması, başarıya ulaşması gerekiyordu…
Gerek muhacirler, gerekse ensar, buna bütün varlıklarıyla inanıyorlardı.
İnançları uğruna canlarını esirgemedikleri gibi, mal-mülk ve dünyalıklarından da vazgeçebiliyorlardı...
Zulme, işkenceye göğüs geriyorlardı. Allah onlardan şöyle bahseder: “ Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi…”(1)
Her şeylerini Mekke’de bıraktılar. Yapayalnız Medine’ye göçtüler…
Orada ne yapacaklardı?...
Rızıklarını nasıl temin edeceklerdi?...
Nerede oturup- kalkacaklardı?...
Kendilerini hayatın zor şartları bekliyordu...
Sorular… Sorular kafalarını karıştırıyordu…
Ama onlar için bunların önemi yoktu…
Yeterki İslam davası neşv ü nema bulsun…
Gerisi çok mühim değildi…
Zira ortada İslam davası diye bir dava vardı…
Bu uğurda her şeyi göze almışlardı…
Kimi yaya…
Kimi deve sırtında sıcağa, meşakkate, çileye aldırmadan hicreti tercih ediyorlardı.
Maksatları inançlarını daha güzel yaşayabilmekti…
Serdengeçtilikti…
Fedailikti…
Rasulüllah’a vefakârlılıktı…
İşte bundan dolayı da bu şerefe, ünvana kovuşuyorlardı… MUHACİRLER…
Ve Allah’ın şu müjdesine nail olmuşlardı…
“Hicret edenler, yurtlarından çıkanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de günahlarını elbette örteceğim. Allah katında bir mükâfatları olmak üzere onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım…” (2)
Ensar…
Yardım edenler…
Yardımcı olanlar…
Kime?
Rasulüllah’a…
Muhacir ashaba…
Neye?
Tevhide, İslam’a, iman davasına…
Yardımcı oldular! Muhacirlere kapılarını, kucaklarını açtılar. Mallarına ortak ettiler. Sofralarını paylaştılar…
İmkânlarını ortak kullandılar…
Bunları niçin yapıyorlardı? Neden yapıyorlardı?
Öncelikle Allah rızasını kazanmayı önceliyorlardı…
İslâm davasının neşv ü nema bulmasını istiyorlardı.
Tevhid inancının egemen olmasını arzuluyorlardı.
İslam için fedakârlık numunesi oluyorlar ve Ensar adını alıyorlardı. Allah’ın şu müjdesine nail oluyorlardı: “İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya: işte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için bağışlama ve bol rızık vardır.” (3)
Muhacirler ve ensar Allah’ın şu taltifini de elde etmişlerdi: “İslâm’ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”(4) bu hüküm tecelli ediyor. Tüm ashap Rıza-i İlahiye’yi kazanıyorlardı.
Ashap olmak güzel bir şey…
Şerefli bir mertebe…
Ancak kolay değildir tabi… Her türlü baskılara, işkencelere, zorluklara- zorbalıklara katlanabilmek… Gerekirse bu uğurda feda-i can edebilmek…
Dövülmek, kovulmak, aç ve susuzluğa tahammül gösterebilmek…
Sarsılmaz bir imanın sonunda bunları yapabilmek, canları pahasına Rasulüllah’ı koruyabilmek…
İsâm’a zarar gelmemesi için her türlü tehlikeye göğüs gerebilmek…
Dile kolay bunlar… Ama bütün bunlarda başarılı olmak kolay olmasa gerek… Hatta son derece zor bir iş…
Ama asr-ı saadetin Müslümanları bunu başardılar. Bu saadeti yaşadılar. Rasulüllah’ın etrafında adeta pervaneleştiler. Canları gibi, Nebiler Nebisi’ni korudular. Hep yanında oldular.
Ne mutlu onlara… Ne mutlu o kutlu insanların yolunu takip edebilenlere demekten kendini alamıyor insan…
Mekke’ye veda eden, Medine’ye merhaba diyen muhacirler, onlara evlerini - kucaklarını, gönüllerini açan Ensar arasında meydana gelen kardeşlik , dayanışma gerçekten dillere destan olmuştu…
Öz kardeşi gibi benimsenmişti. İmkânlar paylaşılıyordu… Her türlü fedakârlık yapılıyordu… Dert ve ızdıraplar birlikte yaşanıyordu… Sevinçte beraberlik… Tasada birliktelik… Sıkıntıları defetmede gösterilen tesanüt… Her türlü takdire değerdi…
Böyle yaşadılar… Böylece yaşamaya gayret ettiler…
Daha sonra siyasi bir takım düşüncelerle ve iktidar hırsıyla meydana gelen olaylar, bu birlikteliğe gölge düşürmüş ise de bu menfi olayları tarihin derinliklerine bırakmakta fayda mülahaza etmek gerek. Zira tarihte işlenen yanlışlıkların üzerini kaşımanın kimseye faydasının olmayacağı görülmüştür. Görülmektedir…
Rasulüllah’ın uygulaması gözümüzün önündedir. Sözleri kulağımızda küpe olmalıdır: “Müminler kardeştirler.”(5) “Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” (6)
Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır, imandadır, inanç ve ameldedir.
Bunu da yine Nebiler Nebisi şöyle ifade etmektedir. “Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab’a üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” (7)
Cenabı Hak da: “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanıp ayrılmayın” (8) buyurarak birliğe davet etmektedir. İslam kardeşliğinden rahatsız olanlar dün vardı… Bu gün de var… Yarın da olacaktır… Bize düşen, art niyetli kişilerin ekmeğine yağ sürmemektir. Birliğimize, dirliğimize kastedenlere fırsat vermemektir.
“Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi sinede birdir vuran yürek… yılmaz!
Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz…”(9) diye şairin ifade ettiği gibi, birlikten kuvvet doğacaktır. Sen – ben kavgaları tarihte olduğu gibi, her zaman zararla sonuçlanmıştır...
“Sen – ben desin efrat aradan vahdeti kaldır.
Milletler için kıyamet işte o zamandır.” diye haykıran koca Akif, bu noktaya haklı olarak parmak basmaktadır.
Kerbela olayı ciğerlerimizi yakan, bizleri mahzun bırakan önemli tarihi bir hadisedir. Mümin olan herkesin gözlerini yaşartan bir olaydır. Peygamber kuzularına yapılmaması gereken bir muameledir. İslâm’ın emirlerine uymayan bir davranıştır. Eminiz ki bundan Allah da, Rasulüllah da memnun olmamıştır. Hata edenler, bunun cezasını elbette göreceklerdir.
Kerbela şehitleri de Allah’ın kendilerine vaad ettiği mükafatlara ereceklerdir. Ermişlerdir… Dünyada iken Peygamber kucağında, Muhammed (s.a.v.) ocağında olmuşlar, ahirette ise yine Nebiler Nebisi’nin ağuşunda bulunacaklardır.
Kerbelâ olayı bize, ibret nüma olmalıdır. Bu olaydan dersler çıkarılmalı, ibretler alınmalıdır…
Hata edenleri hatalarıyla baş başa bırakıp, Allah’ın iradesine teslim etmeli. Şühedâ-i Kerbelâ’nın ise şefaatlerini dilemeli…
Hiçbir zaman bu olay, tefrikaya sebep olmamalı…
Hz. Ali’ye ve O’nun iki yavrusu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e olan sevgi ve muhabbetin, cennette onlarla birlikte olmaya vesile olacağı hatırdan çıkarılmamalıdır. O günün şartlarında cereyan eden bu müessif olayın “yara kaşımak” kabilinden olmaması çabası güçlendirilmeli. Aynı Allah’a, aynı peygambere inanan, aynı dini yaşayanlar olarak, tarak dişi gibi birbirimize sarılmalı, bölüp parçalamak isteyenlere fırsat verilmemelidir.
Yüzyıllardır her bir karışında şehit kanı bulunan aziz vatan topraklarında beraberce yaşayan bizlerin birlikteliğinden rahatsız olanların bölme, parçalama ve yutma planları akim kalmalıdır.
Kerbelâ olayından ibret alarak, bu nevi yanlışlıkların faydasının olmayacağını düşünerek kardeşlik duygularını güçlendirmeliyiz. İyi bilmeliyiz ki, mezhebi, meşrebi, nesebi ne olursa olsun “Müminler ancak kardeştirler…” (10) ilahi hükmünü unutmamalıyız.
Bu vesile ile Kerbelâ’da şehit düşen ehli beyt-i rahmetle anarken şefaatlerine nail olma arzusuyla Muharrem ayının ve Aşûre gününün birliğimize, beraberliğimize, kaynaşmamıza vesile olmasını diliyorum.
Hicri senenin başlangıcında, o ashabı ve Kerbelâ şehitlerini yâd ediyoruz. Şefaatlerini diliyoruz. Cennette komşuluklarını temenni ediyoruz. Onlarla olmak, onlarla buluşmak… Onlarla cennet bahçelerin de dolaşmak… Onların neşeleriyle neşelenebilmek, Allah’ın bize ikramı olsun…
Yaptığımız amel ve ibadetlerimizi, Allah onların ibadetleri arasına katsın… “Kişi sevdiğiyle beraberdir” (11) buyuran sevgili Habibullah’la birlikte olma sevincini, zevkini tüm müminler tatsın…
İnançlı gönüller nur içinde yatsın…
Ashapla gönüldaş olanların gönülleri, huzur içinde kalsın.
06/12/2011
M. Hakkı ÖZER
Ankara Müftüsü
Kaynak:
1- Nahl, 16/41
2- Al-i İmran, 3/195
3- Enfal, 8/74
4- Tevbe, 9/100
5- Hucurat, 49/10
6- Müslim, IV, 1985; Buharı, V, 2253, VI, 2474
7- Buhârî, Hac 4, Muhsar 9, 10; Müslim, Hac, 438
8- Al-i İmran, 3/103
9- Mehmet Akif Ersoy, Safahat
10- Hucurât, 49/10
11- Buharî, Edeb; 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50
Bu haber 1106 kere okunmuştur.
Daha Önce Yayınlananlar
KUBBEDE HOŞ BİR SADA BIRAKABİLECEK MİYİZ?
TASHİH-İ HURUF KURSLARI
YA MUHAMMED (S.A.V.) DOĞ KALBİMİZE!..
KUR’AN
HER ŞEY ALLAH’I ANMAKTADIR
YENİ BİR ZAMAN DİLİMİNE MERHABA
BİR YIL DAHA GERİDE KALDI
HİCRET, ON MUHARREM VE KARDEŞLİK
TEVHİT MÜCADELESİ VE HİCRET
ŞEHİTLER YURDU VATANIMIZ
KURBANLA YAKINLAŞALIM ALLAH’A
DEPREMİN ARDINDAN
ŞEHİT KİMDİR, ŞEHİTLİK NEDİR?
MODEL İNSAN DİN GÖREVLİSİ
HACI ADAYLARINA
RAHMET ELİ OLABİLMEK
BAYRAMLARIN SOSYAL HAYATIMIZDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
RAMAZAN ATMOSFERİ - 7
RAMAZAN ATMOSFERİ -6
RAMAZAN ATMOSFERİ - 5
RAMAZAN ATMOSFERİ - 4
FİTREMİZ SOMALİ’LERE, İFTARIMIZ SOMALİ’LERLE
RAMAZAN ATMOSFERİ - 3
RAMAZAN ATMOSFERİ -2
RAMAZAN ATMOSFERİ - 1
KOMŞUMUZ CAN DOSTUMUZ
BERAT VE BAĞIŞLANMA
YAKARIŞ
MİRAÇ VE GETİRDİKLERİ – 2
MİRAÇ VE GETİRDİKLERİ - 1
BEYİTLER
İLAHİ ÇAĞRI – 3
ÜÇ AYLAR VE REGÂİB KANDİLİ
RAHMET İKLİMİ GELİYOR
İNSANI İNSAN, HATTA SULTAN YAPAN İLİM
İLAHİ ÇAĞRI - 2
İKİ MUAZZAM VARLIK ANA- BABA
RAVZA-İ MUTAHHARA’DA
KUTLU NEBİ – KUTLU DOĞUM
MUHTEŞEM ÖRNEK, ÂLEMLERE RAHMET, HZ. MUHAMMED (SAV)
2010 KUTLU DOĞUM HAFTASI AÇIŞ KONUŞMASI
İLAHİ ÇAĞRI - 1
DİN GÖREVLİLERİNE İTHAF
BİR YILI UĞURLARKEN…
KUTSAL TOPRAKLARA KUTLU YOLCULUK
CAMİLER
CAMİLER VE DİN GÖREVLİLERİ HAFTASI MÜNASEBETİYLE
KUR'AN AYI RAMAZAN'I UĞURLARKEN…….
BAYRAMLAR
KADİR GECESİ
SON İLAHİ KİTAP
ZEKÂT'IN TOPLUM HAYATIMIZDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
İSLAM'DA NİFAK VE RİYA YOKTUR
RAMAZAN AYI ÖNEMLİ BİR FIRSATTIR
İSLAM PAYLAŞMAYI EMREDER
BİD'AT VE HURAFELERİN İSLAM'DA YERİ YOKTUR
KİBİRLENMENİN BİREYSEL VE TOPLUMSAL ZARARLARI
ANNELER GÜNÜNE
|