TEVHİT MÜCADELESİ VE HİCRET
“Akrabalarını inzar et”( 1) emr-i Celili gelmişti Rasulüllah’a….
Topladı tüm yakınlarını Safa’ya…
Şöyle seslenmişti onlara:
“Şu tepenin arkasında düşmanın varlığından ve tehlikesinden haber versem sizlere, ne dersiniz? Bana inanır mısınız?...”
Hepsi bir ağızdan seslenmişlerdi O’na…
“Evet inanırız. Çünkü bu güne kadar görmedik senin yalan söylediğini…”(2) demişlerdi…
Öyleyse şimdi beni iyi dinleyin demişti Allah Rasulü ve eklemişti şu inci gibi sözlerini:
“Allah birdir… Eşi benzeri yoktur…
Putlar ise hiçbir güç ve kuvvete sahip değildir….
Ben de O yüce Rabbin Peygamberiyim…
Sizi Bir olan Allah’a inanmaya ve Benim de peygamberliğimi kabule davet ediyorum…”(3)
Bu sözler karşısında sinirlenen amcası Ebu Lehep: “Elin kurusun, sen bizi buraya bunun için mi topladın?” diyerek üzmüştü yeğenini…
Hakaretler savurmuştu Allah’ın Habibine…
Bununla kalsaydı bari… Elbette kalmadı… Bağıra-çağıra oradan ayrılırken, başkalarını da uzaklaştırıyordu oradan…
Allah’ın elçisinin zor günleri başlamıştı. Mücadele ve çetin şartlar baş göstermişti…
Derken: “Emrolunduğunu yerine getir”(4) emri ile tebliğ görevi başladı.
İhmal edilecek bir görev değildi…
Başladı tebliğe…
Anlattı yakınlarına…
İslam’ı kabul edenler her gün çoğalıyordu…
5-10-20-… Derken Hz. Ömer’le 40’a ulaşmışlardı…
Hz. Ömer’le güçlenen Müslümanlar, açıktan Kâbe’de ibadet etmeye başladılar…
Başladılar ama, işleri kolay değildi…
Dövülenler…
Sövülenler…
Eza-cefa görenler…
İşkenceye tabi tutulanlar…
Kızgın kor ateşine atılanlar…
Develerin arkasına bağlanıp sürükleneler…
Üzerine ağır kayalar konarak dinden dönmeye zorlananlar…
Boykota tabi tutulup, aç-susuz bırakılanlar…
Evet Onlar… Hepsi “Allah bir”, “Peygamber hak” diyorlardı…
Başlarına gelenler de bu yüzdendi… Ama yılmadılar… Caymadılar… Canlarının pahasına da olsa İslam’ı benimsediler. Onlar, “İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.” (5) ayetinin sırrına göre hareket ediyorlardı. Ancak, hakikate yönelmeyip, yaptıkları kötülükler yüzünden kalpleri kararanlar onlara her türlü kötülüğü yapmaktan geri durmuyorlardı.
Günden güne bu kötü muameleler artıyordu.
Onüçsene Mekke’de böyle geçmişti…
Zor günler…
Evet zor günler, birbirini kovalıyordu. Ashap bunalmıştı. Birçoğu ölümle tehdit ediliyordu…
Rasulullah bile öyleydi…
Mekke’de aradığı desteği bulamadı. Panayırlarda anlattı İslam’ı... Fakat arzu ettiği sonuç alınamıyordu.
Taif’e gitti. Oradan da destek görmedi. Reddettiler, hatta taşa tuttular O’nu. … Taşlarla, sopalarla saldırdılar O mübarek Nebi’ye…
Üzdüler O’nu…
Vücudunu kan revan içinde bıraktılar…
Güçlükle uzaklaşabildi oradan…
Allah’a açtı ellerini, yaşlı gözlerle, hisli dillerle, duygulu kelimelerle yalvarıyordu Allah’a…
“ Ya Rab! Kuvvetimin zayıflığından müştekiyim. Beni kime bırakıyorsun? İşimi ellerine verdiğin bu müşriklere mi?
Eğer gazabın yoksa aldırmam… Gazabından rahmetine sığınıyorum”(6) diye yalvarırken Allah’a, Cibril-i emin gelmişti.
Ve Rasule şöyle demişti:
“İstersen, sana taş atanların ellerini bir anda kurutmaya, hepsini bir anda helak etmeye hazırım…”(7)
Rahmet Peygamberi bir anda kendine yapılanları unutuvermişti ve şöyle demişti: “Ya Rabbi! Sen bunlara hidayet eyle! (Senin Allah olduğunu, benim de peygamber olduğumu) bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlar…”(8)
Günler bu şekilde devam ediyordu.
Korkunç bir karar aldı müşrikler.
Öldürelim Muhammedi dediler ve buna karar verdiler…
Ama kim yapacaktı, kim öldürecekti?…
Kan davasından korkuyorlardı…
Bu işin sorumluluğunu paylaşalım dediler ve kuşattılar Habibullah’ın evini.
Ama Allah, sevdiğini yalnız ve yardımsız bırakır mıydı? Gönderdi Cibrili. Haber verdi onların hainliğini…
Hicret etmeliydi… İzin gelmişti. Nereye?… Yesribe (Medine’ye)… Çünkü Yesrip’liler, O’nu koruyacaklarına, kendine inanıp yardımcı olacaklarına söz vermişlerdi…
Akabelerde biat etmişlerdi…
Yurdunu terk edecekti Rasul…
Doğduğu, büyüdüğü evini - barkını terk edecekti…
Rıhlet emri gelmişti. Buna göre hareket edecek, hicret edecekti…
Hicret…
Kaçış değildir…
Hicret, putperestliği terk ediştir.
Küfürden uzaklaşmaktır.
Kin ve nefret duyguları dopdolu olan düşmanları terk ediştir.
İslam’ı yayma hareketidir.
İslam’a kucak ve gönül açmadır...
İslam’ın nurunu başka diyarlara yayma faaliyetidir.
Müşriklerden uzaklaşıp, müminlere yakınlaşmak, yaklaşmaktır.
Hicret asla korkaklık da değildir. Zira tehcire zorlanmıştı Allah Rasulü...
Allah’ın izniyle gerçekleşiyordu…
Ashabdan birçokları gerçekleştirmişlerdi.
Önce Habeşistan göçü…
Sonra da Medine (Yesrip)…
Gemiyi son terk eden, kaptan olmalıydı..
Rasulüllah da onu yapıyordu. Nerdeyse, Mekke’de önemsiz sayılacak sayıda Ashap kalmıştı. Hz. Ali’de onlardan biriydi. Hz. Ömer, önceden göçmüştü. Onun hicreti, her işte olduğu gibi başkalarından farklıydı…
Meydan okudu adeta müşriklere…
“Anasını ağlatmak, karısını dul, yavrularını yetim bırakmak isteyen varsa çıksın karşıma. Çünkü alem bilsin ki ben hicret ediyorum”(9) diyordu.
Bir tek müşrik cesaret gösteremedi onun karşısına çıkmaya…
Ömer’siz Mekke… Ömer’siz Rasül… Ömersiz Ashap… Adeta müşriklerin ekmeğine yağ sürülmüştü…
Düşmanlıkları yoğunlaşmıştı…
Rasulüllah’ı, daha kolay tesirsiz hale getirebilirlerdi. Böyle düşünüyorlar, böyle zannediyorlardı. Ama durum öyle olmadı. Onların planları varsa, Allah’ın da planı vardı…
Dinini mutlaka tamamlayacaktı. Kiminle? Habibi ile, Rasulüllah ile…
Habibini düşmanlara yem eder miydi? Elbette hayır!...
Onlar diledikleri kadar plan yapadursunlar, istedikleri kadar tuzak kuradursunlar, “Allah nurunu tamamlayacaktı…”(10) Onlar, O’na yardım etmeseler de Allah, O’na yardım edecekti. Çünkü O Allah’ın dinine sahip çıkıyordu. Allah’ın emrini tebliğe çalışıyordu….
Allah’ın da vaadi vardı. “Ey İman edenler! Siz, Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sabit tutar”(11) demiyor muydu?
Nitekim öyle de oldu…
Cibrili gönderdi. Hicret iznini bildirdi. Arkadaşı da Hz. Ebu Bekir’di, düştüler yola. Evini çepeçevre kuşattıkları halde, evden çıkışını fark edemediler. Niçin? Allah’ın yardımı, Resulüyle beraber olduğu için… “Onların gözleri vardır ama göremezler…”(12) hükmü, tecelli ettiği için…
Taktik uygulandı. Strateji tamamlandı. Sevr mağazası onlara mekândı. Misafiri olacaklardı…
Tırmandılar Cebel-i Sevr’e… Girdiler Athal mağarasına… Planlarını bozdu güvercin ve örümcek… Rasul’e görevlerini yaptılar. Müşriklerin fesat ve küfür dolu planlarını allak bullak ettiler…
Mağaranın kapısının önüne kadar gelen müşriklerin sesini duyan Rasulün biricik dostu (Ebu Bekir) telaşlanmıştı…
Adeta titriyordu…
Rasulüllah’ı düşünüyordu…
O’na bir zarar verirler diye, endişe ediyordu…
Bunu hisseden Nebiler Nebisi “Korkma Allah bizimle beraberdir…”(13) buyuruyordu.
Nedir bu teslimiyet Yarabbi!...
Nedir bu bağımlılık İlahi!…
Nedir bu metanet Allah’ım!…
Nedir bu tevekkül Yüce Rabbim!
İman abidesi Ebu Bekir!..
Rasulüllah’ı, adeta koruyucu bir melek gibi korumaya çalışıyordu. Kılına zarar gelmesin diye titriyordu…
İlahi yardım gelmiş, birkaç güvercin ve ağını ören örümcek, gözü dönmüş müşriklerin Efendimizi ve arkadaşını görmelerine perde olmuştu. Bu ilahi yardım karşısında şaşkına dönen müşrikler dönüp gittiler.
Müşrikler uzaklaşınca Hz. Ebu Bekir derin bir nefesle Allah’a şükrediyordu.
Rasulüllah tam bir teslimiyetle Rabbine güveniyor ona hamd ediyordu…
Üçgünlük misafirlik bitmişti…
Yola revan olmuşlardı… Sıcağa rağmen yollarına devam ediyorlardı.
Bu yollar…
Uzun yollar…
Rasulü ve arkadaşlarını ağırlayan yollar…
Efendiler efendisini Medine’ye uğurlayan yollar…
Rasulüllah’ın ayak izleriyle şereflendirdiği yollar…
Hızlıca kat ediyorlardı bu yolları…
İz süren Suraka, onlara yaklaşıverdi. Elinden gelse, onları yok edecek kin ve intikam duygularıyla geliyordu. Ama yüce Allah’ın yardımı tezahür ediyordu. Atı sürçdü. Kumlara battı.
Rasulüllah’ın himmetiyle kurtulan Suraka, geri döndü ve gelenleri de döndürdü. Çünkü manevi bir kuvvet, Peygamberi koruyordu. Başına gelen hallerden sonra geriye dönmekte buldu çareyi…
Sıcağa, sıcak kumlara, yakıcı güneşe rağmen yollarına devam ediyorlardı.
Medineliler onu- onları bekliyorlardı, bekleşmedelerdi….
Kuba’ya kadar geliyorlar, aşk ve heyecanla karşılamayı yeğliyorlardı…
Nihayet ayın ondördü, veda tepesinden doğuverdi…
Talaalbedrû aleyna v.b. ilahilerle, neşidelerle, kasidelerle karşıladılar onları…
Heyecan doruk noktadaydı…
Bayram havası vardı. Kadınlar, kızlar, büyükler, küçükler sevinç çığlıklarıyla, her yeri inletiyorlardı… Görülmeye değer müstesna bir manzara vardı…
Kuba…
Takva mescidiyle şereflenen Kuba…
Onlarla şereflenmişti…
Rasulüllah’ı misafir ediyordu…
Kutlu Nebi’nin nuruyla her yer, serapa nur dolmuştu…
Takva Mescidi’nin temelleri atılıyordu…
İslam’ın gücü, ortaya çıkıyordu…
Tevhid inancı etrafı kuşatıyordu…
Ensar ve muhacir, birlikte kolları sıvadılar…
Yeryüzünün üçüncü mescidini birlikte kısa bir zamanda inşa ediverdiler…
O mescidin mimarı, mühendisi Allah Resulüydü…
Ustası da O, işçisi de…
Çünkü o inanıyordu ki: “Allah’ın mescitlerini ancak inananlar yapardı…”(14) ve şöyle buyuruyordu: “Kim Allah rızası için bir mescit bina ederse Allah da cennette ona bir köşk inşa eder.”(15)
Bu müjdeyi veriyor, kendi de aynen uyguluyordu…
Nihayet Kuba Mescidi açılmış, Rasulüllah’ın buradan ayrılacağı zaman gelmişti. Günlerden Cuma idi. Ayrıldılar Kuba’dan. Yolda, Ranuna mevkiinde Cuma vakti gelmişti. Cuma kılınacaktı. İlk Cuma idi… Kıldılar. Okunan hutbe, ilk hutbe idi. Huşu içinde dinlediler. Tevhidi anlatıyordu Allah Rasulü…
Medine…
Nurlu şehir…
Yesrip iken Medine-i Münevvere olmuştu. İslam’ın nuruyla nurlanıyor Rasulüllah’ın ve ashabın nuru her tarafı aydınlatıyordu. Allah’ın Habibi, teşrif etmişti. O’nu herkes misafir etmek istiyordu. O, kimsenin gönlünü kırmak istemiyordu. Devesinin ne yapacağını bildiğini, ona dokunulmamasını istiyordu. Nihayet Ebu Eyyup El-Ensarî’ye misafir olacaktı. Zira deve onun evinin önüne çöküvermişi.
Eyup Sultan’dı O. Nasıl da sevinmişti! Adeta gözleri pırıl pırıldı. Gülüyordu, sevinç çığlıkları atıyordu. Rasul’ün ısrarıyla, birinci kata yerleştirdi Rasulüllah’ı. Aman ya Rabbi, ne bu hürmet, ne bu ikram, ne bu izzet…
İncinmesin Rasül diye itina gösteriyor, yukarıda bulunduğu zamanlarda, ayak uçlarına basarak yürüyor, aile fertleri de aynı itinayı gösteriyordu.
Mescid yapılıyor. Rasul çalışıyor. Ashap çalışıyor. Kısa zamanda Mescid-i Nebi inşa ediliyor.
Rasulüllah ensarla – muhaciri kardeş ilan ediyordu…
Aman Allah’ım, nasıl kardeşlik bu? Nesep kardeşliğinden daha sağlam. Herkes kardeşlerine mallarını, mülklerini ortak edercesine değer veriyor.
Muhacirler, ticaretle hayatlarını kazanmayı ve ensara yük olmamayı tercih ediyorlar. “Kendiniz için istediğinizi, mümin kardeşiniz için de istemedikçe kâmil mümin olamazsınız”(16) diyen Rasulüllah’ın tavsiyesi tecelli ediyordu.
Medine’de Müslümanlar, rahat bir nefes almıştı. Zülümden, işkenceden kurtuluşun zevkini tatmışlardı. Medine onlara, çok sıcak gelmişti. On yıl, Rasulüllah hayattayken O’na yurt olmuştu… Kıyamete kadar da O’na yurt olacaktı…
İslam, oradan yayılacaktı. Kur’an’dan nağmeler oradan duyulacaktı. Nitekim öyle de oldu.
Hicret, ilk bakışta hüzünlü bir olaydı. Ama netice hayıra vesile oldu…
“Hayır umduklarınızda şer, şer zannettiklerinizde hayır vardır.”(17) Sırr-ı ilahisi tecelli ediyordu. “Olanda hayır vardır.” sözü gerçekleşiyordu.
Nitekim İslam, buradan yayıldı. Kur’an, buradan daha gür bir sada ile duyuldu. Kısa zamanda Müslümanların sayısı yüzellli binleri buldu…
Hicri takvimin başlangıcı sayılan Hicret olayı, ibretlerle doluydu...
Ondan ibret alınmalı…
Günahlardan hicret etmeli…
Yanlış davranışlardan hicret etmeli…
Kötü alışkanlıklardan hicret etmeli…
Allah’a yaklaşmalı…
Kur’an’a yakınlaşmalı…
İslam’a gönül açmalı…
Rasulüllah ve ashabıyla manen kucaklaşmalı…
Bu vesile ile hicri 1433. yılımız mübarek olsun…
Allah’ın rahmeti, Rasulüllah’ın şefaati bizimle olsun…
28.11.2011
M. Hakkı ÖZER
Ankara Müftüsü
Kaynak:
1- Şuarâ, 26/214
2- Sarıçam, İbrahim,Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s. 88-89(Ankara,2003)
3- İbn sa’d, Tabakâtü’l- Kübrâ, c.I,s.200, Beyrut,1985
4- Müddesir, 74/2; Hicr,15/94
5- Hucurat, 49/15
6- İbn Hişam, 2/61
7- İbnü’l esir, 2/91-92
8- Zâdü’l- Meâd, 2/124
9- Zâdü’l- Meâd, 2/136
10- Saf, 61/8
11- Muhammed, 47/ 7
12- Araf, 7/179
13- Tevbe, 9/40
14- Tevbe, 9/18
15- Müslim, Mesâcid, 24
16- Buharî, İman, 7
17- Bakara, 2/216
Bu haber 1012 kere okunmuştur.
Daha Önce Yayınlananlar
KUBBEDE HOŞ BİR SADA BIRAKABİLECEK MİYİZ?
TASHİH-İ HURUF KURSLARI
YA MUHAMMED (S.A.V.) DOĞ KALBİMİZE!..
KUR’AN
HER ŞEY ALLAH’I ANMAKTADIR
YENİ BİR ZAMAN DİLİMİNE MERHABA
BİR YIL DAHA GERİDE KALDI
HİCRET, ON MUHARREM VE KARDEŞLİK
TEVHİT MÜCADELESİ VE HİCRET
ŞEHİTLER YURDU VATANIMIZ
KURBANLA YAKINLAŞALIM ALLAH’A
DEPREMİN ARDINDAN
ŞEHİT KİMDİR, ŞEHİTLİK NEDİR?
MODEL İNSAN DİN GÖREVLİSİ
HACI ADAYLARINA
RAHMET ELİ OLABİLMEK
BAYRAMLARIN SOSYAL HAYATIMIZDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
RAMAZAN ATMOSFERİ - 7
RAMAZAN ATMOSFERİ -6
RAMAZAN ATMOSFERİ - 5
RAMAZAN ATMOSFERİ - 4
FİTREMİZ SOMALİ’LERE, İFTARIMIZ SOMALİ’LERLE
RAMAZAN ATMOSFERİ - 3
RAMAZAN ATMOSFERİ -2
RAMAZAN ATMOSFERİ - 1
KOMŞUMUZ CAN DOSTUMUZ
BERAT VE BAĞIŞLANMA
YAKARIŞ
MİRAÇ VE GETİRDİKLERİ – 2
MİRAÇ VE GETİRDİKLERİ - 1
BEYİTLER
İLAHİ ÇAĞRI – 3
ÜÇ AYLAR VE REGÂİB KANDİLİ
RAHMET İKLİMİ GELİYOR
İNSANI İNSAN, HATTA SULTAN YAPAN İLİM
İLAHİ ÇAĞRI - 2
İKİ MUAZZAM VARLIK ANA- BABA
RAVZA-İ MUTAHHARA’DA
KUTLU NEBİ – KUTLU DOĞUM
MUHTEŞEM ÖRNEK, ÂLEMLERE RAHMET, HZ. MUHAMMED (SAV)
2010 KUTLU DOĞUM HAFTASI AÇIŞ KONUŞMASI
İLAHİ ÇAĞRI - 1
DİN GÖREVLİLERİNE İTHAF
BİR YILI UĞURLARKEN…
KUTSAL TOPRAKLARA KUTLU YOLCULUK
CAMİLER
CAMİLER VE DİN GÖREVLİLERİ HAFTASI MÜNASEBETİYLE
KUR'AN AYI RAMAZAN'I UĞURLARKEN…….
BAYRAMLAR
KADİR GECESİ
SON İLAHİ KİTAP
ZEKÂT'IN TOPLUM HAYATIMIZDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
İSLAM'DA NİFAK VE RİYA YOKTUR
RAMAZAN AYI ÖNEMLİ BİR FIRSATTIR
İSLAM PAYLAŞMAYI EMREDER
BİD'AT VE HURAFELERİN İSLAM'DA YERİ YOKTUR
KİBİRLENMENİN BİREYSEL VE TOPLUMSAL ZARARLARI
ANNELER GÜNÜNE
|